GRAVITY FİLM İNCELEMESİ w/ Konuk Yazar

Kendi mikro evreninde, makro evrenini keşfeden herkese selamlar. Bugün size efsane bir bilim-kurgu filmi ile geldim. “Gravity”. Film 2013 senesinde çekilmiş ABD- Birleşik Krallık orak yapımı ve üç boyutlu bir film. Açıkçası filmin üç boyutlu olduğunu öğrenmeden önce de üç boyutlu olabileceğini düşündüm çünkü sinematografisi, ses ve müzikleri o kadar etkileyici ve çekici ki kendinizi uzaydaymış gibi hissediyorsunuz. Hatta bir ara diyalogları kaçırıp sadece uzayın manzarasını izledim. 


Yönetmen filmi bir bebeğin ana karnından çıkış sürecine benzetiyor ki bu yerinde bir deyim çünkü filmi izlerken aslında bir doğuş mücadelesine şahit oluyoruz. Sonuçta “İniş, kalkıştır.” Filmin en etkileyici sahnesinin ise insanın anne karnında almış olduğu cenin pozisyonunu Dr. Stone’da gördüğümüz sahne olduğunu düşünüyorum. Hatta aşağıya bir görsel bırakıyorum. Ama tabii ki sahnenin etkileyiciliğini hissetmek istiyorsanız filmi izlemeniz gerektiğini düşünüyorum. Fazla spoiler vermeden ilerlemeye çalışıyorum fakat bazı önemli noktalara değinmeden de sonlandırmak istemiyorum yazımı, ama yine de çok uç spoiler vermeyeceğimden emin olarak devam edebilirsiniz okumaya. 



Filmi izlerken aklıma Barış Özcan’ın geçenlerde çekmiş olduğu “Dünya’nın en yalnız insanı kim?” isimli videosu aklıma geldi. O video beni derinden etkilemişti çünkü yalnızca Dünya’nın değil evrenin en yalnız insanına da değinmişti. Evet o kişi – isim olarak hatırlamasam da- tahmin edeceğiniz üzere uzay boşluğunda küçük bir gemide görev arkadaşının görevini bitirmesini bekleyen bir astronot. Beraber çıktığı görev arkadaşı gemiden sadece beş on dakikalığına ayrılıyor. Beş on dakikalığına da olsa astronot görev arkadaşını beklerken gemide yalnız kalıyor, yapayalnız. Bir bilinmezliğin içinde sessiz ve yalnız bir şekilde hiçbir garantinin olmadığı, yaşamının olasılıklara bağlı olduğu bir gemide yapayalnız. Ben düşünmeye çalıştığımda, durumun korkunçluğuna aklım ermiyor. Sonsuz bir evrende küçüklüğümün farkına varmak, yalnızlığımın ve acizliğimin farkına varmak beni ürkütüyor. Filmi izlerken de aklımda hep bu vardı zaten. Kimsenin sana fiziksel olarak ulaşamadığı bir yerde, uzayda, beklemek. Neyi ve kimi beklediğini bilmeden. Böyle bir durumda bilime güvenmek bir insan için fazla iddialı. 


Kendimi uzayda hayal etmeye çalışıyorum. Rüyalarımda birkaç kez uzaya gitmişliğim var garip bir şekilde fakat gerçeğiyle hayalinin aynı şeyleri hissettirmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Gökyüzüne bakıyorum. Şu an bile uzayda, bir yerlerde dünyayı izleyen birileri var. Yeni bir dünya için çalışan insanlar ve makineler. Bu hayal gerçek olacak mı bilemem, daha birkaç hafta önce Kızıl Gezegen’den çok net fotoğraflar gördük. Ne yalan söyleyeyim, insanoğlunun yaşama sevinci ya da ölüm korkusu göz yaşartacak cinsten. 


Filme dönecek olursak film enfes bir film. İtiraf edeyim gün içerisinde iki kez izledim. Çok etkileyici, insan yaşamına ve evrene dair düşündürücü bir filmdi. Yaşamı, var olmayı bu kadar farklı bir perspektiften işlemiş olan yönetmen ayaktan alkışlanmalı diye düşünüyorum. Bir ölüm mücadelesi izliyor gibi görünsek de filme farklı bir açıdan baktığımızda aslında bir doğumu izliyoruz. Bir insanın, bir umudun ve yaşamın doğumunu izliyoruz. Bu filmi izlerken kendi mikro evrenlerimizde aslında ne büyük makro evrenlerimizin olduğu düşüncesini de edindim. Hani derler ya sen tek başına bir evrensin, sanırım bu filme dair hissettiğim şey bu cümlede saklı. Hepimizin içinde büyük bir şeyler olduğuna dair düşüncelerimiz vardır fakat bir yandan da insanoğlunun hiçliğini tartışır dururuz. Sanırım var olmak, insan olmak da burada, diyalektiğe kavuştuğumuz anda başlıyor. 


Evrenin karıncası olmak, güvensizliğimi kat kat arttırıyor. Bilmiyorum acaba korkuyla yaşamaya mı başlamalıyım, her gün ekmeğimin peşinde koşup, kışa hazırlık yaparken acaba bugün evrenin söz sahipleri ne zaman beni ayaklarının altına alacak diye endişelenmeli miyim? Harekete geçmeli, bir şeyler yapmalı evet ama koskoca bir evrende yapılabileceklerin sonsuzluğu içinde korkuya kapılıyor insan belki de kayboluyor. Bir doğum, bir ölüm ve yaşam. Diyalektik, her şeyin çözümü sanırım. Eğer bir şey hakkında fikir edinmek istiyorsak, onu var eden zıtlığa bir göz atmalıyız. Sır orada, hepimizin aradığı o felsefe taşı orada. 


“Breathe” 


“Biliyorum, hepimiz öleceğiz. Bunu herkes biliyor. Ama bugün öleceğim. Komik … bilirsin, bilmek. Ama mesele şu ki, hala korkuyorum. Gerçekten korktum. Kimse benim için yas tutmayacak, kimse ruhum için dua etmeyecek. Benim için yas tutacak mısın? Benim için dua edecek misin? Yoksa çok geç mi … ah, yani kendim için bir tane söylerdim ama hayatımda hiç dua etmedim. Kimse bana nasıl olduğunu öğretmedi.” 


Merhabalar ben cansugunduz.com blog adresinin sahibi Cansu Gündüz. Küçüklükten beri yazmak benim için bir hobiden fazlası olmuştur. Sanatın bize her zaman söyleyeceği bir şey olmuştur ve sanırım bizim de ona anlatmamız gerekenler var. Sen de bu öykünün bir parçası olmak istersen sitemi inceleyebilir, içeriklerin altında yer alan abone ol kısmından abone olabilirsin. Teşekkürler.

2 yorum:

  1. Aa biz de güzel bir blog tanımış olduk :)

    YanıtlaSil
  2. Gerçekten çok güzel bir yazı olmuş. Uzay ilgi alanımız. Böyle yazılara devam edilmesi gerekiyor. :)

    YanıtlaSil

Blogger tarafından desteklenmektedir.